| |
|
Bir zamanlar Kudüs’te bir adam Zeytin Dağı’ndan tapınağa
gitmiş. İçeri girdiğinde bilgin hakimler genç bir kadını
önüne sürüklemişler. Adamın çevresini alıp kadını ortaya,
onun önüne dikmiş, “Bu kadın” demişler, “Kocasını aldatırken
suçüstü yakalandı. Musa, emrinde bize bu kadını taşlamamızı
buyurdu. Sen ne dersin?”
Ancak onlar için ne bu kadınmış söz konusu olan ne de
yaptığı. İstedikleri, ılımlılığıyla tanınan bir yardımcıyı
tuzağa düşürmekmiş. Ilımlılığı hiddetlendiriyormuş onları.
Bu yasa adına hem kadını hem de eğer hiddetlerini
paylaşmayacak olursa suçla hiçbir ilişkisi olmasa da bu
adamı mahvetmeyi meşru sayıyorlarmış.
Karşımızda iki grup suçlu var. Bunlardan birinde kadın yer
alıyor. Eşini aldatmış ve bu eylemine öfkelenenler onu
günahkar olarak adlandırıyorlar. Diğer gruba da hiddetliler
giriyor: Görüşleri açısından katil onlar ama kendilerini
adil sayıyorlar.
Her iki grup üzerinde de aynı katı yasa hakim. Tek fark,
gruplardan birinin kötü eylemi haksızlık, diğerinin daha da
kötü eylemi hak olarak adlandırması.
Ama tuzağa düşürmek istedikleri adam hepsinden kurtarmış
kendini: Eşini aldatan kadından, katillerden, yasadan, hakim
konumundan ve büyüklenmenin kışkırtıcılığından. Eğilmiş ve
parmağıyla kuma yazmış. Hepsinin önünde yere eğilmiş.
Hiddetliler parmağıyla yaptığı işareti göremeyip
sıkıştırmaya devam edince doğrulmuş ve “İlk taşı hiç günah
işlememiş olan atsın” demiş. Sonra yeniden eğilip kuma
yazmış.
Birden herşey değişmiş. Çünkü yürek, yasanın ona buyurduğu
ya da yasakladığından fazlasını bilir. Hiddetliler, önde en
yaşlılar, birer birer çıkarak sahneyi boşaltmışlar.
Adam ise onların mahcup düşmelerine saygı göstermiş, eğilmiş
halde kalmış, kuma yazmaya devam etmiş. Ancak hepsi
gittikten sonra doğrulup kadına sormuş: “Neredeler? Hiçbiri
mahkum etmedi mi seni?” “Hayır, Efendim” diye yanıtlamış
kadın. Sonra, sanki kendisi de az önceki hiddetlilerle aynı
görüşteymiş gibi “Seni ben de mahkum etmiyorum” demiş
kadına. |